Balıklar Ses Duyar mı? Toplumsal Cinsiyet, Çeşitlilik ve Sosyal Adalet Perspektifinden Bir İnceleme
Hepimizin sokakta bir yerde karşılaştığı bir sahne vardır: kalabalık bir otobüs, herkes bir arada, bazıları kafalarını telefonlarına gömmüş, bazıları ise çevrelerini izliyor. Birinin söyledikleri üzerine en ufak bir tepki veren bile yoktur. Oysa sesler, sadece duyduğumuzda etkiler yaratmaz; seslerin kimleri etkilediği, kimlerin daha fazla duyduğu ve kimlerin aslında duymadığı çok önemli bir sorudur. Balıklar ses duyar mı? Bu soru bir yanda merak uyandıran bir biyolojik soru gibi görünse de, aslında toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet bağlamında önemli bir anlam taşır.
İstanbul’da bir sivil toplum kuruluşunda çalışan biri olarak, sokakta, toplu taşımada, iş yerinde gözlemlediğim pek çok anekdot, sesin aslında ne kadar eşitsiz bir şekilde toplumu etkilediğini gösteriyor. Bugün, balıkların ses duyup duymadığından çok, toplumdaki farklı grupların seslerin etkisini nasıl deneyimlediğini incelemek istiyorum.
Balıklar Ses Duyar mı? – Bilimsel Perspektif
İçimdeki mühendis şöyle diyor: “Balıkların ses duyduğuna dair bilimsel bulgular var. Balıklar, sudaki titreşimleri algılayabiliyorlar ve bu da bir tür ‘ses’ duyma biçimi sayılabilir.” Bu biyolojik bakış açısı, sesin fiziksel bir varlık olarak herkes tarafından aynı şekilde algılanmadığını gösteriyor. Evet, balıklar ses duyarlar, ancak bu duyma, insanların duyma biçiminden oldukça farklıdır. Onlar, sudaki titreşimleri kullanarak dünyayı algılarlar, bizim kulaklarımızla duyduğumuz seslerden farklı bir duyma biçimi.
Biyolojik açıdan bakıldığında, bu fark, sesin algılanış biçiminin aslında her varlık için değişken olabileceğini gösterir. Ama bu durum, toplumsal dünyada sesin nasıl algılandığını düşündüğümüzde daha da derinleşiyor. Kimleri sesleri daha kolay duyar, kimleri duyar ama anlamaz, kimileri ise sesleri duymadığı halde her şeyin sesi üzerine konuşur? Bu sorular, sadece biyolojik değil, toplumsal ve kültürel boyutları da içeriyor.
Toplumsal Cinsiyet ve Sesin Gücü
İstanbul’da her gün karşılaştığım bir başka sahne de işyerindeki kadınların sesini duyurmakta yaşadıkları zorluklardır. Çalıştığım kurumda, kadın çalışanların çoğu bazen kendilerini ifade etmekte zorlanır, sesleri sıklıkla duyulmaz. Bu, bir tür toplumsal cinsiyet eşitsizliğidir. Kadınların sesleri genellikle “duyulmaz” ya da “önemsiz” kabul edilir. İçimdeki insan tarafı, “Ama nasıl olur? Sesin gücü bir şekilde etkili olmalı!” derken, içimdeki mühendis “İnsanlar ses duymazsa, sesin gücü de azalır, değil mi?” diye düşünür. İşte burada toplumsal cinsiyet devreye giriyor. Kadınların seslerinin duyulması, toplumsal cinsiyet normlarıyla şekillenen bir meseledir. Sosyal normlar, bazı seslerin daha fazla duyulmasını sağlarken, bazılarının ise bastırılmasına sebep olur.
Toplumda, kadınların daha fazla duyulmadığı, seslerinin bazen yok sayıldığı bir düzende, sesin ne kadar güçlü olduğuna dair algılar değişir. Bir kadının bir konuda yüksek sesle konuşması, bazen sesinin değil, ona karşı olan tutumların hedefi haline gelir. Kadınların daha fazla ses çıkarması, çoğu zaman tepki alırken, erkeklerin sesinin duyulması, daha doğal ve kabul edilebilir bir durum olarak görülür.
Bunu toplu taşımada da gözlemlemek mümkün. Sabah işe gitmek için otobüse bindiğimde, çoğu kadın, sesini yükseltmek zorunda kalmadan yer bulmayı ya da oturmayı hak ettiğini savunuyor. Ancak bir erkek, kalabalık içinde sadece hafifçe sesini yükselttiğinde hemen insanlar yer açabiliyor. Sesin duyulmasının ve sesin değerinin nasıl toplumsal normlarla şekillendiğini bu kadar net bir şekilde görmek insanı şaşırtıyor.
Çeşitlilik ve Sosyal Adalet: Sesin Farklı Gruplar Üzerindeki Etkisi
Çeşitlilik ve sosyal adalet, sesin sadece bir biyolojik tepki olarak algılanmadığını, aynı zamanda toplumsal yapılarla şekillenen bir süreç olduğunu da gösteriyor. İstanbul’da yaşayan bir genç olarak, sıkça gözlemlediğim şey, farklı toplumsal grupların seslerinin nasıl farklı biçimlerde duyulduğudur. Birçok kez, azınlık gruplarının seslerinin toplumda daha az yer bulduğuna tanık oldum. Hem sosyal medya hem de gerçek hayat örnekleri, sesin bazen kim olduğuna bağlı olarak anlam kazandığını gösteriyor.
Örneğin, iş yerinde bir eşcinsel birey, kendini ifade ederken karşılaştığı engellerle, daha heteronormatif bir bireyin deneyimlediği engeller arasında belirgin farklar vardır. Çeşitli etnik kökenlerden gelen bireylerin de sesleri çoğu zaman duymayanlar tarafından bastırılabilir. Onların söylediklerinin önemsiz olduğu, başkalarının sesine göre daha az değerli olduğu düşünülür. Bu, sesin sadece bir fiziksel özellik değil, aynı zamanda toplumda kimin hangi sesle, nasıl duyulduğunun bir meselesidir.
Bu noktada, sosyal adaletin önemini bir kez daha kavrayabiliyoruz. Çeşitliliği ve eşitliği savunan bir toplumda, her bireyin sesini duyurabilmesi, adaletin ve eşitliğin sağlanması anlamına gelir. Bunun için sadece biyolojik olarak duymak yeterli değildir. Sesin duyulması, sosyal yapının ve toplumsal normların da bir sonucudur.
Sonuç: Balıklar Ses Duyar mı? Toplumlar Ne Kadar Duyar?
Sonuçta, balıklar ses duyar mı? sorusunun biyolojik olarak verdiğimiz cevap ne olursa olsun, bu soruyu toplumsal cinsiyet, çeşitlilik ve sosyal adalet perspektifinden değerlendirdiğimizde, sesin etkisinin çok daha karmaşık olduğunu görüyoruz. Toplumun farklı grupları, sesleri farklı şekillerde duyar, algılar ve bazen hiç duymadığı bir dünyada yaşamaya zorlanır.
Balıkların ses duyma biçimi ile insanlar arasındaki farklar, aslında toplumların seslerine verdikleri tepkiyle de benzer bir ilişki kurabilir. Eğer sesin duyulması, sadece biyolojik değil, aynı zamanda toplumsal bir hak haline gelirse, seslerin daha adil, daha eşit ve daha çeşitliliği yansıtan bir şekilde duyulması mümkün olabilir. Yani, toplumsal yapıyı değiştirebilmek, belki de öncelikle farklı seslerin duyulabilmesini sağlamaktan geçiyor.