Alacakaranlık Nerede Fazladır? İzmir’den Bir Genç Yetişkinin Mizahi Perspektifi
Alacakaranlık… Evet, o “ne gündüz ne gece” olan dönem. Her şeyin belirsiz olduğu, aydınlıkla karanlık arasındaki ince çizgi… Aslında, hayat da biraz böyle değil mi? Bir yanda gündelik karmaşa, bir yanda ise derin düşüncelerin, acaba demelerin ve kararsızlıkların tam ortasında kalmış bir ruh hali. Bu yazıda Alacakaranlık nerede fazladır sorusuna, İzmir’de yaşayan 25 yaşındaki bir genç yetişkinin gözünden bakacağız. Hem biraz espri, hem de düşündüren bir bakış açısıyla. Çünkü aslında alacakaranlık, hayatın her alanında fazlasıyla var, hatta belki biraz fazla bile.
Alacakaranlık Nerede Fazladır? Aslında, Tam O An
Bazen hayatın küçük anlarında alacakaranlık fazladır. Mesela, sabah 8’de uyanıp, kahvemi içerken pencerenin dışındaki dünyaya bakarken… O an güne başlamak için hala hazır değilim, ama aynı zamanda yatağımdan da çıkmak istemiyorum. Yani, günün ilk ışıkları var ama ben hâlâ geceyi yaşıyorum gibi. Alacakaranlık gibi bir şey işte, bir yanım uyanmış, diğer yanım hala uyuyor.
Bunu, bir arkadaşımın evinde de yaşadım geçen hafta. Sabah 10:00’da “günaydın” dedik, ama günaydın demek ne kadar doğru, onu hâlâ çözemedik. Çünkü, o kadar fazla uyumuş ki, gözleri pörtlemişti ve ağzından “iyi akşamlar” gibi bir şey çıkmıştı. Ne zaman güne başlarız ki? Alacakaranlık, bazen “gün ortasında” bile fazladır.
Sabah 8’de Alacakaranlık: Bütün İzmir Uyuyor
Benim için en net alacakaranlık anlarından biri, sabahları İzmir’de uyanıp trafiğe çıkma anıdır. Saat 8:00, ama İzmir’in en yoğun caddelerinden biri hâlâ bomboş. Sanki insanlar, “gün başlamadı” diyor. İnsanlar eve gidip uyumak için çıkmış gibi hissediyorum. Hani o eski filmler vardır ya, herkes uyuyordur, sadece baş karakter uyanmıştır, işte o modda yaşıyorum.
O kadar sakin ki her şey, hiçbir şey yapmaya da mecalim yok. Kahvemi alırım, biraz telefonuma bakarım, sonra da “acaba hala gece mi?” diye düşünürüm. Ya da birkaç dakika boyunca “bugün pazartesi miydi?” diye kendime sorarım. Yani, bir yandan normal bir sabah, bir yandan da alacakaranlık. Sabah erken saatler her zaman böyle garip, sanki hiçbir şeyin zamanı yokmuş gibi bir hava vardır.
İzmir’deki sokaklar ne kadar güzel, bir o kadar da bu saatlerde terkedilmiş gibidir. Dışarıda birkaç insandan başka kimseyi göremezsiniz. Herkes evinde, hiçbir şey olmamış gibi. O an tam bir alacakaranlık ortamı. Sabah uyanmışsınız, ama şehri hâlâ gece sarhoşluğu sarmış.
İş Yerinde Alacakaranlık: Toplantılar Arası Suskunluk
Herkesin en sevdiği konu: İş yerindeki alacakaranlık anları. “Evet, bu projeye hız kazandırmalıyız, çok önemli,” diyor patron. Ama bir dakika, hangi proje? Kimse aslında tam olarak ne olduğunu bilmiyor. Herkes sadece üzerine düşen küçük, “gereksiz” kısmı yapıyor ve sonra telefonunda sosyal medyayı açıyor. Aslında kimse “işteyiz” demiyor. Herkes “iş yapıyor gibi” görünüyor. Burası da bir alacakaranlık bölgesi, kimse ne iş yaptığını net bir şekilde bilmiyor.
Tabii, buna şahit olmanın verdiği huzur da başka. “Tamam, şimdi herkes dosyayı bir kontrol etsin,” dediğinde herkesin sessizce bilgisayarına bakması… Herkes bir “alacakaranlık” modunda. Sadece patron bu sessizliği fark etmiyor, çünkü o “hızla ilerlemeli” diyerek yeni bir görev veriyor. Aslında kimse bir şey yapmıyor, ama herkes yapıyormuş gibi görünüyor. Hatta en komiği, bu toplantıdan sonra herkesin çıkıp birer kahve içmeye gitmesidir. Yani, hiç iş yapmamış gibi “eyvah, birazdan toplantı var” deyip dert yanarız ama o dert de alacakaranlık gibi geçer. Hiç farkında olmadan yaşamaya devam ederiz.
İlişkilerde Alacakaranlık: “Ne Düşündüğümü Bilmiyorum”
İlişkilerde alacakaranlık dediğimizde aklıma hemen şu diyalog gelir:
Ben: “Beni seviyor musun?”
Partnerim: “Tabii, seviyorum. Neden?”
Ben: “Ama şu an gerçekten seviyor musun, yoksa başka bir şey mi hissediyorsun?”
Partnerim: “Eee, aslında bunu düşünmedim. Belki de bir alacakaranlık duygusudur.”
İlişkiler de tam olarak böyle değil mi? Birçok insan, ilişkilerinde net duygular yaşamaz. Seviyorum derken, bazen sevmenin ne anlama geldiğini bile unuturuz. Bazen sevdiğimiz kişiye bakar, ama o an bir “alacakaranlık” durumu hissederiz: hem seviyorum, hem de bir eksiklik var. Hangi his tam olarak baskın, kestirmek zor.
Bunu düşünmekten kendimi bazen kaybediyorum. Ama sonra şu soruyu da kendime soruyorum: Ya doğru bir his yoksa, sadece alacakaranlık bir durum mu var? Herkes, hayatında bazı dönemlerde bu alacakaranlık ruh halini yaşar. Hem kendisini hem de başkalarını anlamakta zorlanır.
İzmir’de Akşam Alacakaranlığı: Hafif Bir Melankoli
İzmir akşamları, güneş batarken, gökyüzü inanılmaz bir şekilde turuncuya ve pembeye dönüştüğünde, alacakaranlık daha da belirginleşir. Bu saatlerde, bir cafede otururken gözüm hep o ufka takılır. Hava biraz serin, biraz sıcak, biraz da nemli. Akşamın bir tarafı sıcak, diğer tarafı ise serindir. Yani, bir şekilde alacakaranlık gibi. Ne akşam ne gündüz, bir yerlerde dengede kalmış bir ruh hali.
Akşam çayı içmek için çıkıp biraz yürüyüşe çıktığımda, özellikle Konak’tan Kordon’a doğru yürürken, o melankolik alacakaranlık anı yaşarım. İnsanlar yavaşça evlerine doğru giderken, sokak lambaları yanar. Herkes bir şekilde o anın farkındadır, ama kimse bir şey söylemez. Gecenin başlangıcında, bir yandan günün hatıraları, bir yandan da yalnızlık hissi hafifçe yayılır. Yani, her şeyin mükemmel görünmesine rağmen içsel bir huzursuzluk da vardır.
Sonuç: Alacakaranlık Nerede Fazladır?
Alacakaranlık, aslında hayatın her anında vardır. Bazen sabah saatlerinde, bazen iş yerinde, bazen de ilişkilerde… Belki de hayatın her günü biraz “alacakaranlık”tır. Çünkü bizler, gündüzle gece arasında sıkışmış, bir an kesinleşmiş bir karara varamamış insanlarız. Her birimiz, bazen bir kafede kahve içerken, bazen ise bir akşam çayı içerken o “alacakaranlık” ruhunu yaşarız. Ne tam olarak gece, ne de tam gündüzdür, sadece ortada bir yerdeyizdir.
İzmir’de, ya da başka bir şehirde, bu alacakaranlıklar bizi sarmaya devam eder. Hepimiz, o ince çizgide yürürken, hem karanlık hem de ışık arasında bir denge kurarız. Belki de yaşamak dediğimiz şey, bu alacakaranlıkları kabullenmektir.